SİKLAMEN SOĞANLI BİR BİTKİDİR  
Yazıyı Oylayın :
SİKLAMEN SOĞANLI BİR BİTKİDİR

( Bu yazı ılık bir sonbahar günü yazılmıştı. Gün yüzüne çıkmak ancak şimdi nasip oldu)

 

Dükkânın önündeki alana, siklamen ekmişler. Beyazlı, morlu, pembeli, ebruli siklamenler. Öyle güzeller ki haliyle görür görmez aklımızı başımızdan aldılar. Yazın Beykozluların gözetiminde birkaç dal yeşerttik ya. Hepimizde bir heves, bir heves. Her şeyi merak ediyoruz. Çiçekliler çiçeksizler, toprak cinsleri, ilaçlar, coşturanlar filan. Hep bahçeden, topraktan konuşalım, şunu da ekelim, buna da el atalım istiyoruz

En son komşu dükkânda yerini beğenmeyip, bize gönderilmiş cılız iki Afrika menekşesini de hayata döndürünce; iyice havaya girdik. Sonra misafir menekşelerden birinden düşen yaprakçığın gösterisine şahit olduk.

Yerde bulunmuş sonrada öylesine plastik bir bardağa bırakılmıştı. Birkaç gün sonra bir de ne görelim? Yaprakçık iplik iplik hayat belirtileri vermemiş mi? Solmasını beklerken, o inat edip ayakta kalmış.

Bayağı bir zaman o bardakta durdu yaprakçık. Baktık ki, hiçbir şey yapmamamıza rağmen direniyor. Derken saksıya alıverdik. Etraftan olmaz, tutmaz bu dediler. Saksıda öyle bir başına yaprak komiklerine gitti bazılarının. Ama hep duymazlıktan geldik. Hatta bir ara biz de şüpheye düştük. Böyle tutar mı tutmaz mı, derken günler geçti.

Ve yaprakçıktan minik minik başka yaprakçıklar da çıktı. Hem de tam beş tane. Yaprakçığa baktıkça biz de bir sevinç ki, görülmeye değer.

Çiçekler ile ilgili bağımızı daha da güçlendiren işte en çok bu yaprakçık oldu. 

Velhasıl çiçekçilerden alınmış buketlerden kopartılan filizlerle başlayan hikâyemiz nihayetinde siklamenlere kadar geldi dayandı.

Bir soru, ikide bir dürtükleyip rahatsız etti bizi. Acaba siklamen de tutturabilir miyiz ki? Acaba, acaba derken…

Hemen konunun uzmanı Beykozlu Rabiş Hanım’a danıştık. Aynı tekniği siklamenler üzerinde de uygulayabilir miyiz diye edeplice soruverdik.

Rabiş Hanım biraz düşündü ve “Tabii olur. Yapabilirsiniz” dedi. İcazeti almanın verdiği heyecanla her zamanki gibi atlayıp, “Hemen gidip, getireyim mi” diye soruverdim ben. Rabiş Hanım olgunluğu elden bırakmadan, bu terbiyesizliği görmezden geldi ve “Hayır, siz tutturamazsınız. Onu ancak ben yapabilirim” deyiverdi.

Eee, ustamız da böyle söyleyince akan sular durdu haliyle. Ustaya karşı koymak kimin haddine! Yine susuverdik. Bundan sonrada bize çok uzun gelen bir bekleyişin içine giriverdik.

Günler, geceler ve haftalar geçti. Ama biz siklamenin “s” sini bile ağzımıza almadık. Lafını etmedik. Hep bekledik.

Aramızdan şuradan alıversek bir iki yaprak diyen yaramazlar da çıktı. Fakat hemen derdest edip susturuluverildiler. Biz, yeniden kuzu kuzu uzun bekleyişimize devam ettik.

Derken içimizden biri -yine bir Beykozlu- anneannesinin misafir gününde planımızı ağzından kaçırıverdi. Ve anında teyzelerin, ninelerin yüzünü güldürüverdi. Bu hanımlar, hâlâ da gülerler.

Öğrendik ki, meğerse siklamen soğanlı bir bitki imiş. Yaprakla, suya daldırılmakla filan hiç mi hiç işi olmazmış yani.

İşte böyle.

Ancak neyleyeyim ki, benim içimde bir ses hâlâ Rabiş Hanım demişse vardır bir şeysi; belki tutar diyor. Umut işte.

 

 

 

Âşık: Sen git,  dünyada uçağa binmem diyerek türlü türlü taşıtı kullan iki haftada elin Londra’sına gidiver. Tren, otobüs, gemi derken başın dönsün. Çoluk çocuk hastalıktan yorgunluktan bitap düşsün.  Sonra da pat diye bir telefon et ben gidiyorum, hakkınızı helal edin deyiver. Arkadaşımız uçaktan, ölesiye korkan muhabbetini bile ettirmeyen biri. Ama gel gelelim konu Mekke-Medine olunca akan sular durdu. Arkadaşımız güle güle uçağa bindi, güle güle de indi.  

 

 

Hocamız Kimdi?:  Arkadaş evden dergileri toplamış getirmiş. Meraklısı da buradan temizlikte çalışan gençten efendi insanlar. Öyle memnun olmuşlar, sevinmişler ki; bir de mola saatinde oturup “ bir güzel ders” yapıvermişler. Ertesi sabah, arkadaşa hem teşekkür edip, hem de olan biteni anlatmış ve fısıltıyla eklemişler; “ Dergiyi çok sevdik, hocamızın yazısını da hemencecik okuyuverdik:” arkadaşın ilk cümlesi ise “ Hocamız kimdi?” olmuş.

Bu olay, bana birkaç sene evvel mescitte ikisi de sevdiğimiz arkadaşlardan olan iki insanın konuşmasına kadar götürdü. Üç aylar öncesinde, bu arkadaşlar ne yapalım, edelim diye konuşur iken Suriyeli olanı bilmediğim sureleri bu sene ezberleyeceğim, diyor. Diğeri de hayran hayran, “Şimdi sen kim bilir neler ezberlersin neler!” der. Suriyeli de, “Hayır hayır, namaz sureleri filan” diye cevap verince; Arkadaş bozulur ve “Aaaaa, bizim sureleri mi?” der.

 

 

Yek-Der: Anadolu yakasındakilerin anlata anlata bitiremediği, Avrupa yakasındakilerin ise keşke bu yakada da olsa dediği bir yer. Kısaca tarifi de şöyle; www.yekder.org











Gülçin Durman tarafından yazılmış¸ Son 41 yazı :
          2009
Mayıs
14




Gülçin Durman
-


  Döküman Seçenekleri

Bu Dökümanı PDF Olarak indir. Pdf olarak Aç

Bu Dökümanı Word olarak indir Word Olarak Aç

Bu Dökümanı Yazdır Yazdır

Yorum Ekle Yorum Yap

hikaye Kategorisinin Haber Akışına Abone Olun Abone Ol

Paylaş





 
 
1 Yorum Var.   
Yeni Yorum Ekle   
 

çekirge           2009-05-22 19:04:00

Ebabil de bir kuştur:)


  YENİ YORUM EKLE
 



Adınız Soyadınız:

E- Mail Adresiniz :
Mail Adresi Gösterilmeyecektir.

Yorumunuz :

Güvenlik Resmi : (Karakterleri Giriniz) :
Güvenlik resminde gördüğünüz karakterleri yandaki kutuya giriniz

2010-03-11 04:50

SEMAVER KÜLTÜR SANAT PORTALI
Künye | Telif Hakları Yasası | Destek Bannerları | Reklam
editor@semaverdergisi.com