|
CEHALET
?xml:namespace>
Mantomun içine sızan soğuktan, iki büklüm vapura girmişim. Merdivenler, koltukların arası hep insan. Camlarda buğudan bir şey görünmüyor. Vapur insan nefesi kokuyor, nem kokuyor, sahlep kokuyor. Soğuk olmasa pek de çekilecek gibi değil. Doksan bir kışını yaşıyoruz. Yeni yıla girmemize birkaç gün kalmış.
Sırtımı dayayabilecek bir köşecik bulabildiğim için o kadar mutluyum ki! Rengi atmış ellerimi, ısıtmaya çalışırken karşımda –o da benim gibi ayakta sırtını merdiven trabzanına vermiş- onu görüyorum. Nasılda çökmüş şu iki gün içinde! Saçları da sanki birden ağarmış.
Kim mi bu?
Komşumuz. Karısını, iki buçuk yaşındaki kızını, kayınvalidesi ile baldızını çalıştıkları işyerinin verdiği hediye çeki ile alışveriş yaparken, molotoflar dumanlarında kaybetmiş bir adamcağız.
Ölenler on bir kişi. En küçüğü, bizim komşunun iki buçuk yaşındaki miniği. Olay duyulduğundan beri, televizyonlar hep bu küçüğü konuşmuşlar, dönüp dönüp fotoğraflarını gösterip durmuşlardı. Defalarca minik karşımıza çıkmış, bize bakmış, bize gülmüştü. Hele bir fotoğrafı vardı ki. Fotoğrafçıda çekilmiş, boydan bir resim. Sanki bir kutlamanın anısına çektirilmiş. Saçları güzelce toplanmış, yeni elbise, yeni ayakkabılarıyla tatlı tatlı bakarken. Olay zaten acıklıydı, bir de tanıdık olunca; mahalleli haliyle mahvoldu. Herkes babayı soruyor, ne halde olduğunu merak ediyordu.
İşte o ağabeyimiz, olayın hemen ertesi günü, tam karşımda duruyordu. Derken birden bugün bile o anı hatırladığımda kötü olduğum bir şey oldu. Çok feci bir şey.
Sanki gazetesi olan bütün yolcular sözleşmişler gibi, aynı anda gazetelerini açtılar. Hürriyette, Milliyette o zamanların aklınıza gelebilecek bütün gazetelerinin manşetinde, o yavrucuğun haberiyle fotoğrafı vardı. Çoğunluğunda da, bahsettiğim o boydan resmi.
Ağabeyimiz garibim, bunu görünce afalladı. Bakamadı gazetelere. Sonra sırtını döndü. Yine gazeteler çıktı karşısına. Sonra sağa, sonra sola. Her yanda gazete vardı. Gazetelerde de o güzel küçük kız.
O kadar utanmıştım ki, beni görmesin istedim. Ama zaten beni fark edecek hali de yoktu galiba. Trabzanları tuttu. Önüne baktı. Ağlamaya başladı. O gün, o yol sanki bitmeyecekmiş gibi geldi.
O zamanlar, böyle haberlerde gördüğümüz resimlerin nasıl temin edildiğini merak ederdim. Çünkü işte feci bir haber, ama kullanılan resme bakıyorsunuz. Acıyla, felaketle alakası yok. Mutlu günlere ait bir resim.
İnsanlar nasıl böyle resimlerini verirler diye çok da kızardım. Taaaa ki, iki bin beşte yakınlarımdan birinin başına da böyle bir iş gelinceye kadar. İşte o zaman albümlerde, cüzdanlardaki fotoğrafların nasıl olup da gazete sayfalarına, televizyonlara uçtuklarını öğrenmiş oldum. Şahsen bunu hiç öğrenmemeyi isterdim.
Bazen bilgi insanı böyle dürtüklüyor, rahatsız ediveriyor. Bilmeseydim keşke bunu diyor insan. Uzaktan seyretmek, okumak iyi oluyor. Üzülseniz bile o kadar da şiddetli olmuyor. Yeniden işinize gücünüze devam edebiliyorsunuz. Yemeğinizi yiyor, kitabınıza kaldığınız yerden devam edebiliyorsunuz.
Parçaları ağaçların dallarından toplanmış o kızı düşünürken de, dükkâna ağabeyinin kolunda giren kocaman kara gözlüklü genç kızın anlattıklarını hatırladım yeniden. Dokuz-on yaşlarında koyun otlatırken, mayına basıp gözlerini ellerini orada, toprağa bırakmış sessiz kızcağızı.
Sanki başka bir gezegenden gelmiş gibi dinlemiştik önce anlattıklarını. Sonra sonra biz burada rahatça yuvarlanıp giderken, indirimleri, yeni çıkanları takip ederken, minik ve iğrenç dertlerimiz içinde boğulup, kendimizi heder ederken işte böyle acılar da varmış, diye bir şeyi öğrenmiştik. Bunu öğrendiğime de şükrettim mesela.
?xml:namespace>
Hâsılı kelam, sabahtan akşama değin gündemi takip ederek, orayı burayı- tıklayıp- dinleyip okuyarak, bilgi sahibi olduğumuzu sanıyor ve yanılıyoruz.
Biz sadece olanlara gazete sayfalarının, televizyon ekranlarının müsaade ettiği aralıktan bakabiliyoruz. Sadece bakıyoruz. İşin inceliğine varamıyoruz ama. Baktıkça da alışıyoruz. Baktıkça gözlerimiz daha da kapanıyor. Baktıkça derimiz kalınlaşıyor. Baktıkça…

Gülçin Durman tarafından yazılmış¸ Son 41 yazı :
|