| |
Evimiz, Araklıdan dağ köylerine, yaylalara, oradan da Bayburt ve Erzurum’a doğru giden eski yolun üzerindedir. Sonraları aşağıda, derenin kenarından, eski yola çok yerde paralel devam edip giden asfalt bir yol daha yapıldı. Aynı sene fındık bahçelerinin, tarlaların içine direkler dikildi, direklerin tepelerinden teller çekildi. Öncekine göre pürüzsüz bir yola ve gecelerimizi altüst eden ışığa neredeyse eş zamanlı sahip olmuştuk! Peş peşe üzerimize çullanan değişikliklerden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Asfalt yolun olmadığı ve evimizin kara lambayla aydınlandığı o günler benim için “geçmeyecek zamanlar” dı artık.
İnsan ilk çocukluk yılarına ait hiçbir şeyi unutmaz. Özellikle kara lambanın hükümferman olduğu evlerde yaşamışsa hiç unutmaz. Elektrikle aydınlanmış evlerdeki gibi köşe bucak, en ince teferruatına kadar göz önünde değildir. Işık her bir şeyi sokmaz gözünüze. Birçok köşe gizlidir. Görünen yerlerse türlü şekilde gölgelerle doludur.
Tavanı veya herhangi bir duvarı seyreden çocuk, bir de lambanın ışığı öteye beriye eğilip duruyor, titriyorsa istediği filmi oynatır gölgelere.
Gün içerisinde bir iki arabanın geçtiği şose yol, sabah ve akşam saatlerinde biraz canlansa da, on kadar arabanın beşer onar dakika arayla geçmesiyle eski hal tekrar avdet ederdi. Karanlık bastırdıktan sonra ahırın üzerine yapılmış iki odadan, yol tarafında kalanın pencerelerinden birine üşüşür, Araklıdan gelen arabaların farlarının penceremize vurduğu ilk dönemeci dönmelerini takiben, gelenin kamyon mu, otomobil mi olduğu üzerine kıyasıya çekişirdik. Şayet babamız çarşıdan daha dönmemişse o zamanda çekişme, ışığını gördüğümüz arabayla babamızın gelip gelmediği üzerine olurdu. Her iki iddialaşmada da kaybeden pek üzülmez ama kazanan, internet (çağı) çocuklarının pek ulaşamayacağı bir mutluluğu yaşardı. Her akşam oynanan bir oyun olmamasına karşın oynandığı akşamlar, yemekse yemeğe, yatmaksa yatıya kadar bizi orada tutardı. Şimdinin çizgi filmlerinden alınan hazla bir kardeşliği olmayan ama pek muhkem bir eğlence ve neşeydi hem benim hem kardeşlerim için.
Ben bu oyunu evimize elektrik bağlandıktan; buzdolabını, ütüyü, gördükten, köşe bucağın lüzumundan öte aydınlanmasından sonra bir kez bile oynadığımızı hatırlamıyorum. Bunun sebebi “geçmeyecek zamanlardaki” ahşap odanın tavanına, ötesine berisine, kamyonlarla, otomobillerle gönderilen, ziyalarla mühürlü davetiyelerin kesilmesiydi. Zaten arabaların farlarının parıltısı, nereden baksan evimize bir kilometre uzaktaki dönemci dönmeleriyle, anında cama çarpar, sonra küçük odanın içerisinde birkaç saniye süren bir ışık koşuşturması yaşanırdı. İşte bize her akşam gelen davet buydu.

M.Fuzûlî Geçer tarafından yazılmış¸ Son 12 yazı :
|
|